asker mektubu
... Gönderdi. Bi sonraki mektubuna da aynı şeyi koyacaktı; "aps gönderim etiketinin nüshası". Ona yeni bir mektup göndermek için sebep aramasına gerek yoktu, artık her mektup bir sonrakini gönderme zorunluluğunu doğuruyordu. Bu fikir uzun süredir aklındaydı aslında, ama ilk mektubuna ne koyacağını bulmakta epey zorlandı. Son göndereceği mektubun "aps gönderim etiketinin nüshası"nı nerden bulabilirdi ki?
Boş mu olmalıydı yoksa ilk mektup? Boş olması demek mektupların sonsuza kadar süreceği, herhangi bir "sonuncu mektup" olmayacağı anlamına gelmiyor muydu? Ve daha anlamlı olmaz mıydı böylesi? Belki daha anlamlıydı ama gerçeküstü olmayan birşeydi onun aradığı. Hatta kendine bile itiraf edemese de mektubuna cevap bile bekliyordu içten içe. İlk mektup cevap verilebilir olmalı, sonrakiler cevap beklediğini hatırlatmalı... Böyle mi olmalıydı? Mektupların tek anlamı ısrar mıydı yani? "Israrımda ısrar ediyorum" deyip bi sonraki mektupta da bi önceki tırnak içinde yazana ısrar etmiş olacaktı. Hem cevap gelirse ne yapacaktı? Cevaba cevap yazamazdı, mektuplarının içeriğini değiştirmek aklına gelecek son şey olmalıydı, her hafta aynı ama "farklı" şeyi göndermeye devam etmeliydi. Ama sürekli aynı kuponla sayısal oynamanın umuduyla da bir olmamalıydı ondan gelecek cevabın hayali. Bir ısrar da olmamalıydı bu, alışkanlık da. Nasıl başaracaktı her hafta yapacağı aynı işi alışkanlık gibi görmemeyi, daha da önemlisi göstermemeyi?
Mektupların amacını düşündü, gizemli bir gülümseme yayıldı suratına. Sonra da her gönderimin aynı iş olmadığını kabul ettirdi kendine. Hatta gönderimler başlı başına iş değil, bir işin parçalarıydı. Tüm mektuplar topluca anlamlıydı sadece, tek başlarına değil. Tek bir hafta bile aksarsa gönderim, ortada yapılan bir "iş" de kalmayacaktı. O da bunları anlayacaktır diye düşündü. Ne de olsa iyi tanırdı kendisini. Bu konuda "O"na güvenmekten başka çaresi de yoktu zaten.
Belirlediği "haftalık sabit saat" yaklaştı, son hazırlıklarını yaptı. Yola çıkabilirdi artık. Zarfını yalayarak kapattı, aldığı tadın sadece "zarf tadı" olmadığını düşündü. Önce montun cebine koymak istedi zarfı, ama kıyamadı, yanına en sevdiği ajandasını (arasında kuşe kağıda basılı resimler olan) alıp zarfı onun arasına koydu. En kısa yolculuklarında bile hissettiği "bir an önce gitmem gereken yere ulaşayım" isteği ev-postane arasında daha da alevlendi, sarı tabelayı görüp otobüsten inmesiyle alevinin yerini kalp çarpıntısı aldı. Hayalleri ve ajandasıyla postaneye girdiğinde sıranın olmamasının mutluluğunu hissedemeyecek kadar heyecan doluydu. Sırasını bekledi, zarfını ve parasını verdi. Memur da ona bir sonraki mektubunun amacını-sebebini-sonucunu uzattı. Gönderdi...
Bu yazı için henüz yorum yapılmamış.