Uçurtma
Küçükken ne kadar çok eğleniyorduk değil mi ? Her şeye gülebiliyorduk. Saatlerce oyunlar oynuyorduk. Dışarıda arkadaşlarımızla vakit geçirmek büyük bir zevkti bizim için. Güneş batıp , hava kararmaya başladığı zaman bizi de bir üzüntü kaplardı. Evlerden gelen içeri girme çağrılarına verilen cevap aynıydı. “Beş dakika daha ne olur ?” . O beş dakika için bazen kaç beş dakika pazarlık yapmadık ki ? İkna etmeyi başarabilirsek annemizi belki de dünyanın en mutlu insanı olurduk. Dönerdik arkadaşlarımızı arasına dalar giderdik oyunlara bir beş dakika daha. Saklambaç , kör ebe , yedi kule , sek sek … Bir top peşinden sabahtan akşama kadar yorulmak bilmeden koşan çocuklardık. Bir de akşam ebesi vardı. Tam evlere girileceği sırada birisi başlatırdı ansızın. Sonra diğerleri kaçışmaya başlardı. Eğer ebeleyip kaçabilirseniz , ya da yakalanmadan kimseye eve girebilirseniz ne ala. Eğer ebe olup sap gibi kalırsanız ortada… İşte o zaman gece boyu aklınızdan çıkmayan bir hüzün kaplardı sizi. Ya da bulurdunuz gülecek bir şey yine . Evet evet öyle olurdu . Çünkü hiç bir şey şimdi olduğu gibi kafamızı karıştırmazdı o zamanlar.
Bu oynadığımız oyunlar arasında bir tanesinin yeri özeldi: Uçurtma uçurmak.Eğer becerikli isek kendimiz yapardık. Yok elimizden gelmiyorsa bir büyüğümüzün yakasına yapışır yaptırırdık. Bazen de o büyüğümüz kendi çocukluğuna döner kendiliğinden gelirdi. Ben beceremezdim yapmayı. Hep dayım yapmıştır benim uçurtmalarımı. Ben sadece işin hamallık kısmı olan malzemelerin tedarik görevini üstlenirdim. Kap alınırdı , ya da naylon bulunurdu gövdeyi kaplamak için. Bir de gövdeyi oluşturmak için çıta gerekirdi. Marangoza gidip istenilen ölçülerdeki çıtaların kesilmesini beklerken de her zaman hoşuma giden o kokuyu içime çekmişimdir. Nedenini bilmiyorum ama hoşuma giderdi oradaki koku. Çıtaları aldıktan sonra koştura koştura eve dönüp dayıma teslim ederdim onları. Sonra da seyrederdim , bitirmesini heyecanla bekleyerek. Çıtaları birbirine çakıp , kaplardı gövdeyi öncelikle. Sonra özenle uçurtmanın kuyruğunu yapardı. Çok önemli idi kuyruk. Uçurtmanın dengesi buna bağlıydı. Dengeyi sağlıyordu çünkü Ayrıca uçurtmanın süsüydü. Uçurtma hazırlandıktan sonra , olabildiğince fazla ipi de yanımıza alıp uçurmak için uygun bir yere giderdik. Dümdüz çimenlik alanlar… Bugünler de büyük şehirlerde bulmak çok zor. Bakın etrafınıza , evinize yakın böyle bir yer var mı ? Yok , tabi ki. Hem her yer elektrik telleri ile kaplı nerede uçuracaksanız ki uçurtmayı.Neyse bugünkü sorunları düşünüp tadımı kaçırmayayım.
İki kişi gerekli idi uçurtmayı havalandırmak için. Birisi uçurtmayı kafasının üzerine kaldırırdı, diğeri de ipi biraz salıp koşmaya başlardı. Bu uçurtmayı kaldırma görevini yapanda buruk bir sevinç olurdu. Tamam uçuyor da ama koşmadı ki o. Mutluluk koşmak da saklı. Bazen birkaç deneme başarısız olurdu. Uçurtma her yere düştüğünde bizim de içimiz cız ederdi. Daha uçuramadan başına bir şey gelmesini kim ister ki ? Tekrar tekrar denerdik başarana kadar. Uçurtma yükselmeye başlayınca heyecanlanırdık biraz daha hızlı koşmaya başlardık. Sonra yavaşlayıp ipi yavaş yavaş salardık. Bir den salınca dengesi bozulurdu çünkü . Ağır ağır yükselmesi gerekiyordu. Bir an önce ipin hepsini salmak isterdik. Çünkü en yüksekte olmasını istiyorduk uçurtmamızın. Diğerlerinden daha yüksekte.
Eğer uçurtma bizim değilse, yanımızdaki arkadaşımıza yalvarırdık. Bir beş dakika için olsun tutabilmek için. Bu beş dakikalar çocukluğumuzun en güzel anlarıymış şimdi anladım. Evet , izni koparabilirsek arkadaşımızdan , onun nasihatlerini çok da dinlemezdik . “Aman dikkat et düşmesin , sıkı tut ipi kaçmasın…” Tamam biz de biliyoruz değil mi ?
Uçurtmanın uçuşunu seyretmek büyük bir keyifti. İpin elimizden kurtulma isteğini hissetmek…İpi kulağımıza yaklaştırınca yükseklerden gelen rüzgarın sesi ile biz de yükseliyorduk adeta. Bir de bir iki numara kalmış aklımda. İpi biraz çekip bırakınca uçurma kafasını sallayıp selam verir gibi oluyordu. Eğer şanslı isek bir de poşet bulup ipe geçirirdik. Yavaş yavaş yükselirdi ipte poşet. Mektup yollardık uçurtmamıza. Sevgiliye yollanan bir mektup gibi. Belki de ben öyle hissediyorum şimdi bunları anlatırken.
Neden mi uçurma ile bir tuttum seni ? Seni seyrederken aynı hazzı alıyorum çünkü. Sen yükseldikçe ben daha mutlu olacağım . Düşmemen için uğraşacağım. Sen düşersen ben çok üzülürüm çünkü. Sana zarar gelirse onarıp yeniden uçuracağım. Tekrar keyif alacağım seyretmek. Seyretmek bana o kadar yetecek ki aşk seyretmek olacak. Hep seni öyle yükseklerde uçarken görmek isteyeceğim. Ne kadar sürer bu bilmiyorum . Ama benim hep keyif alacağım kesin. Hangi çocuk uçurtmasından sıkılır ki ? Bir gün gelir de ip koparsa… O zaman içimi bir korku kaplar. Peşinden koşarım o korku ile beraber. Eğer bulursam tekrar tekrar uçururum. Ama bulamazsam… İşte o zaman oturur ağlarım. Geceleri uyku tutmaz beni . Çok mu çocukça oldu bilmiyorum , umurumda da değil zaten. Ne de olsa adam olamamış bir çocuğum ben , değil mi ?
Buruk 16.09.2007
Yorumlar (1):